İNSANIN ANLAMA YETİSİ ÜZERİNE BİR SORUŞTURMA (bir özet)

                            İNSANIN ANLAMA YETİSİ ÜZERİNE BİR SORUŞTURMA
                                                               David  HUME
I. BÖLÜM - Felsefenin Farklı Türleri Üzerine
            Bu zamana kadar karışık ve soyut metafizik anlaşılması zor olduğu için ve bu metafiziği yapan filozofların, bu alanın karmaşıklığından dolayı çok çabuk hataya düşmesi  ve düştüğü hatanın farkına varamaması kaçınılmaz olmuştur. Bu türden metafizikle ilgilenen filozoflar kendi akıl yürütmelerinde, bir süre sonra, aceleci davranırlar ve hata üstüne hata yapmaya devam ederler. Oysa daha anlaşılır felsefe yapanlar bu kadar çabuk hata yapmadıkları gibi hata yaptıklarını anlamaları da, ondan dönmeleri ve hatayı diğer akıl yürütmelerine sıçramadan durdurabilmeleri de o kadar kolay olur. Oysa karışıklık insanın doğal yapısını inceleyen metafiziğin dilindedir. Çoğu filozof bu karışık, soyut ve anlaşılması güç dilin yarattığı zorluktan kaçabilmek için (ya da kaçamadığı için) kendi önyargıları ve hayallerine kapılıp hataya düşer ve bu hatasını anlamadığı gibi bu durumdan memnun kendi felsefesine önemli katkılar yapmışcasına böbürlenebilir. Oysa o filozofun kendi akıl yürütmelerinde düştüğü hatayı anlamamasına karşılık, gelecek nesiller daha az kafa karışıklığıyla bu hataları idrak edebilir ve bu yüzden de bu türden karışık felsefeler zamanla unutulmaya yüz tutabilir.
            Bu karışıklığı gidermenin yolu titiz (dakik) ve doğru akıl yürütmedir. Bu akıl yürütme, bilgi edinme sürecindeki karışıklığın giderilmesi için, insanın anlama yetisinin incelenmesi ve gözün bir anda kavradığı bilginin getirildiği zihnin kendisinin bilgi objesi olması yoluyla kendisinin analiz edilmesi şeklinde olmalıdır. Diğer bilimleri yapmadan önce bu bilimlerin temellerini yaratan bu araştırmanın yapılması daha önemlidir. Tabii ki bu alan diğer objelere yapılan araştırmalar kadar kolay olmayacaktır. Çünkü zihnin kendisi sürekli kullanılan, incelmiş, anlaşılması güç ve soyut olacaktır. Ama doğru akıl yürütmelerle keşfedilebilmiş diğer bilimsel doğrulara bakarak bu alandaki doğrulara ulaşılması imkansız değildir.
II.BÖLÜM - İdeaların Kaynağı Üzerine
            Duyularımızla elde ettiğimiz bilgilerin o kesinliğini ve canlılığını daha sonra bu duyumlar üzerine kafa yorduğumuzda bulamadığımız bir gerçektir. Düşünme eylemi nesnesini silikleştiren bir eylemdir. Genelleme ve soyutlama yapmanın bizi nesneden uzaklaştırdığı ve onun üzerine düşüncenin artık nesneden farklı bir şey olduğu ve bu yüzden de nesneden daha cansız olması doğaldır. Farklı "izlenimler" den oluşturulmuş fakat düşüncede birbirine benzer hal almış ideaların birbirine karıştırılmaları ve bu yüzden felsefe dilinin karışık olması da bunun bir sonucudur. Bir terimi kullanan kişi bunun hangi izlenime ait olduğunu düşünmeden kullanır ve diğer idealarla karıştırarak anlatmak istediğinden sapabilir.
            Bu şunu göstermektedir ki idealar izlenimlere bağlı olarak oluşurlar. Karmaşık idealar ya da bu dünyanın gerçekliğinde bulunamayacak nesnelere sahip hayaller sadece belli izlenimlerin bir arada ya da karşıtlık içinde kullanımından kaynaklanır. Bu durumda felsefedeki anlam karmaşasını gidermek için ideaların hangi izlenimlerden kaynaklandığını bulmak basit bir yol olabilir.
III.BÖLÜM - İdeaların Çağrışımı Üzerine
            İdeaların kendisine kaynaklık eden nesnesinden çıkarılırken bu durumun belli bağıntılar doğrultusunda olduğu açıktır. En basit örneği ile birçok birbirine benzemeyen insandan genel bir insan ideasını çıkarmamız bu insanlar arasında bazı bağıntılar kurduğumuzu gösterir. Yine bu ideaların belleğe gelişleri de idealar arasında kurulan bağıntılar sayesinde olur. Bu bağıntıları basitçe Benzerlik , Yakınlık ve Neden-Etki olarak sınıflayabiliriz.
            Nesnesine benzeyen düşünce bizi nesnesine götürür ve benzer nesnelerin bir arada bulunduğu yapılar parçalar arası bağıntı kurmamızı sağlar. Her zaman aynı nedenden belli sonuçların doğması bizi nedenden etkiye götürür. Bütün bağıntılar bu yüzden bu üç sınıflama etrafında toplanabilirler.
IV.BÖLÜM - Anlama Yetisinin İşlemleri Konusunda Skeptik Şüpheler
                                                           I.PARÇA
            Düşünceye konu olan nesneler iki kavram altında toplanabilir. Bunlardan biri geometri, cebir vs. gibi sezgiyle ve tanıtlama yoluyla bilincime konu ettiğim nesneleri içeren İdea İlişkileridir. Diğer ise birincisindeki doğrulama yöntemlerinin kullanılamadığı tamamen tecrübeme dayalı, a priori olmayan ve bunun akıl yürütmelerine dayanmayan Olgu Sorunlarıdır.
            Olguyla ilgili durumlar neden-etki bağlamında çağrışım yapar. Olguda bulunan neden ve etki tamamen tecrübeye dayalı olarak bilgiye konu olur. Akıl yürütmeler ve doğa bilimlerine destek olan geometri bile tecrübeye dayalı bilgilerimi desteklemekten başka bir işe yaramaz. Çünkü geometri ile getireceğim kanıtlamaları da zaten tecrübemden yola çıkarak sağlamış oluyorum. Yoksa tecrübeme konu olmamış bir nesne hakkında ne kadar uğraşsam da hiçbir akıl yürütme ile nedenlerini ve etkilerini belirleyemem.
            Kaldı ki tecrübeme dayalı olarak belirlediğim nedenlerin üzerinden yapacağım akıl yürütmeler de etkilerini vermeyecektir. Belli nedenlerin belli etkileri doğurduğu sonucuna alışkanlıklarım sayesinde karar veriyorum. Tecrübelerim ve alışkanlıklarım sayesinde de genel yargılara varabiliyorum. Bir nedenin belli bir etkiyi meydana getireceğini önceden kestirmem tesadüften başka bir şey olamaz. Çünkü o belli etkinin gerçekleşeceğini düşündüğüm kadar tam tersinin de olacağını düşünebilirim. Olguların özelliği çelişki içermediğinden seçik olmalarıdır. Dolayısıyla alışkanlıklarım olmadan belli neden-etki bağıntılarını yaratmam tamamen tesadüfe dayalı olacaktır. Bu yüzden hiçbir akıl yürütme ile tecrübe sayesinde edindiğim nedenlerin daha ilerisine gidemem ve belli (esneklik, sıcaklık vs.) nedenlere ulaşabildiğimde amacıma ulaştığım konusunda tatmin olurum. Tecrübeler en son nedeni vermediğinden hiçbir akıl yürütme ile son nedeni bulduğumu da iddia edemem.
II.PARÇA
            Neden-etki ilişkisinin tecrübeye dayandığını gördük. Ancak tecrübeyle elde ettiğim bilginin dayandığı nokta burada karanlıkta kalıyor. Çünkü tek başına tecrübe edilen bilginin bana genel yargılar verebilmesi ya da nesnede ve olgudan gelen duyularıma konu olmayan "güçleri" algılamamı sağlaması için tecrübeden başka bir işleme daha ihtiyacım olacaktır. Tek başına tecrübe edilmiş olgular benim için bağlantı kurmaktan uzak ve kopuktur. Tecrübe edildikten sonra da akıl yürütme yapmadığımız gibi bu bilgilerin kaynağı sezgisel de değildir. O halde tecrübe bilgimin temelini ne oluşturmaktadır?
            Akılyürütmeler iki çeşittir. Bunlardan birincisi İdea İlişkileri hakkında yaptığımız tanıtlayıcı akılyürütmedir. Tanıtlamak o şeyi diğer şeylerden ayırmak, diğerlerini değillemek ve dolayısıyla konuya sınır getirmektir. Bu akılyürütme bu yüzden Olgu Sonuçları için kullanılamayacak akılyürütmedir. Çünkü Olgu Sorunları çelişki içermeyen seçik şeyler olması dolayısıyla tanıtlanamazlar. "Kalem düşecektir" ifadesiyle "Kalem düşmeyecektir" ifadeleri farklı iki olgu bildiren seçik önermelerdir ve birbirleri için bir çelişki ya da anlaşılmayacak durum yaratmazlar.
            Olgu Sorunları için kullanılan akılyürütme Moral akılyürütmedir. Geçmiş tecrübelerimizden gelecek hakkında yapacağımız kanıtlamalar da Olgu Sorunlarıyla ilgili olmak zorundadır. Olgu Sorunlarıyla ilgili olan her kanıtlama neden-etki ilişkisine dayanır ve ilişkinin temelleri de tecrübelerdir. Tecrübelerle yapılan kanıtlamalar ihtimaller üzerinedir ve bu yüzden kanıtlama sayılmazlar. Geçmişte tecrübe ettiğim bir nedenin gelecekte de aynı etkiyi yaratacağına ilişikin yargım tamamen varsayımsaldır. Kanıtlama denen şey de eski tecrübelerin tekrar aynı etkileri yaratacağı beklentisidir. Bu durum bizi "Birçok benzer nedenden benzer etkiler çıktı bu yüzden benzer etkiler benzer nedenlere bağlıdır" düşüncesinden çok "Birçok benzer neden benzer etkiler yarattığı için bir daha göreceğim aynı nedenden aynı etkinin çıkacağını varsayıyorum" düşüncesine götürür. Eğer bu şekilde benzer nedenleri benzer etkileri yarattığını kanıtlayamıyorsam beni bu etkinin gerçekleşeceği düşüncesine götüren nedir?
            Bir kalemi yere attığımda düştüğünü tecrübe ederim ve burada bir bağlantının olduğunu çıkarırım. Fakat bir sonraki atışımda da aynı şekilde kalemin düşeceğini öngörmem için birinci durumdaki tecrübemden başka bir aracıya ihtiyacım olacaktır. Tecrübe yalnızca bana o anda kalemin yere düştüğünü gösterir, her zaman yere düşmesi için gizli bir güç bulunduğunu değil. Kaldı ki diğer tecrübelerimle öncekiler arasındaki böyle bir benzerliği de tecrübenin kanıtlaması mümkün değildir. Aptal birinin ya da bir çocuğun bile tecrübelerinden böyle çıkarımlar yaptığını göz önünde bulundurursak böyle bir çıkarımı sağlayabilecek bir akılyürütmenin bulunmadığını da kabul etmek zorundayız. Bu çıkarsamayı sağlayacak bir akılyürütmenin de basit değil aksine çok karmaşık bir süreç olma zorunluluğu bu sebeple ortaya çıkmaktadır.
V.BÖLÜM-Bu Şüphelerin Skeptik Çözümü
I.PARÇA
            Herhangi bir akılyürütme ya da kanıtlamaya dayanmayan böylesi çıkarsamaları yine de yapmaya mecbur hissederiz kendimizi. Akıl doğrularına dayanmadığı halde yine de kendimizi yapmaktan alıkoyamadığımız böyle edimlere "alışkanlık" diyoruz. Geçmiş tecrübelerin herhangi bir akılyürütmeye dayanmayan gelecek öngörüleri ancak biz o olguyu öyle görmeye alıştığımız için olur. Birçok duyu algısını bir arada görmeye alışmış olan zihin bunların bir daha bir arada çıkacağına ya da çıktığında aynı etkiyi yaratacağına da "inanır". Bizi bu inanca götüren kaçınılmaz durum bir cins "içgüdü"dür. Bunu yapmaktan kaçınamayız ya da bunu yapmayı planlayamayız. Varolanların iç yapılarıyla ilgili düşüncelerimin hepsi bu temele dayanmak zorundadır.
II.PARÇA
            Zihin elindeki idea parçalarını istediği her şekilde birleştirip ayırabilirken, bizde varolanların iç yapısı inancının "fiction" denilen, sadece zihne ait işlemden ayıran ve ikisi arasında fark gözeten bir şeyleri de olmalıdır. Sonuçta arkadaşımla ilgili düşüncemle "kanatlı at" ideası arasında fark olduğu ortadadır. Biz "kanatlı at" ideasından bahsederken şimdi olmayan arkadaşımdan bahsederkenkinden farklı bir durum yaşarız. Yaşanan bu farklı durum fiction ve inancın zihne gelirken yarattığı duygudur. Doğada gördüğümüz olguların zihne gelişleri kontrolün dışında bir hisle birliktedir. Olguların çelişki içermeyen yapısı kabul edilenle edilmeyen arasında bir ayrım yapabilmek için bu duyguya ihtiyaç duyar. Yarın Güneş'in doğacağına dair düşüncemiz Güneş'in doğmayacağına göre daha güçlüdür. Bu farkın inanç duygusundan da başka tanımı yoktur. Çünkü Güneş'in doğmayacağına ilişkin düşüncem, bunu hiç tecrübe etmemiş olmamdan dolayı Güneş'in doğacağı düşüncesi kadar canlı ve güçlü değildir. Çünkü alışkanlıklarım bana her yeni gün Güneş'in doğacağı inancını vermiştir.
            Belli idealar arasındaki Benzerlik, Yakınlık ve Nedenlilik bağıntılarından bahsetmiştik. İnancın bu bağıntılar arasında Nedenlilikle ilişikisi az önce bahsettiğimiz gibidir. Ama bu duygu zihnin öbür bağıntılarıyla da ilişki içinde olmalıdır. Nasıl ki daha önce alışkanlık edindiğim üzere kalemin her zaman aynı etkiyi vereceğine inanıyorsam bu duyguyu çok iyi tanıdığım birinin resmine bakarken de hissederim. Çok iyi tanıdığım kişiye benzeyen resim bende kişinin kendisinin düşüncesi kadar kesif ve canlı değildir. Burada duygu yoğunluğu tanınan kişinin kendi düşüncesi üzerine olacaktır.
            Aynı şekilde tecrübe ettiğim objenin bana yakınlığı onun bilgisiyle ilgili inancımda değişiklik yaratır. Yakınımda bulunan obje her zaman daha güçlü duygular hissettirir, bu yüzden onun gizli güçleriyle ilgili inancım uzağımda bulunan bir objeye oranla daha güçlüdür.
            Bu örneklerdeki duygu yoğunluğunun sebebi düşünülen objenin varlığına inanılmasıdır. Gerçekte yakınımdaki objenin ya da gördüğüm objeye benzeyen esas objenin varlığından şüphe ediyor olsaydık hissettiğimiz duygu da bu denli güçlü olmayacaktı.
            Bu duygunun bizde bulunması yaşayışımızı devam ettirebilmemiz için zorunludur. Eğer ki alışkanlıklarımız olmasaydı duyumlarla sarmalanmış dünyada bağlantı kuramadan her türlü bilgiden yoksun kalırdık. Her ne kadar olguların son nedenlerini bilemesek ve kanıtlar getiremesek de bu düzenin işleyişiyle ilgili içgüdülerimiz bizi yönlendirmede yeterli olmaktadır.
VI . BÖLÜM - İhtimal Üzerine
            Rastlantı diye bir şey yoktur. Karşulaştığmız olayların nedenini bilmeyişimiz bizi rastlantı fikrine inanmaya zorlar.
            Bir olayla karşılaştığımızda bunun hakkında edindiğimiz fikir o an içindir. Bizi inanca götüren bu olayların alışkanlık yaratacak biçimde bir aradaliğidır. Yina de aynı olayın tekrarlanacağı fikri ihtimalidir. inandığımız olabilecek bir çok durumdan bir tanesidir. Bizi bu durumun tekrarlanacağına dair inanca götüren bu durumun diğer diğer durumlara göre daha fazla tecrübe edilmiş olmasıdır.
            Olabilecek durumlardan baskın olanın ihtimali daha fazladır. Zihnin ihtimal yapısı gelecekle ilgili olayları aynı şekilde muhtemel görmesine dayanır. Bu olayların içinden birinin tecrübeme daha fazla konu olması onu diğerlerinden üsütün kılar ve zihin bu ihtimali daha çok beklemeye başlar.
VII: BÖLÜM. Zorunlu Bağlantı İdeası Üzerine
  I.PARÇA
             Matematik bilimlerdeki terimlerin her yerde ve zamanda aynı anlamı içerir olması metafizik kavramlara karşı bir üstünlük sağlar. Metafizikte idealar çıktığı izlenim üzerine düşünürken canlılığını yitirmiştir. Bu yüzden kullanım surasında anlam kaymasına ve çokanlamlılığa düşebilir. Bu belirsizlikten en çok nasibini alan ''zorunlu bağlantı'' yada ''kuvvet''tir.
            Bu ideanın çokanlamlılığını yada belirsizliğini gidermek için bu kavrama kaynaklık eden izlenimini ve diğer bütün kaynaklarını bulmak gerektiğini daha önce anlamıştık.
            Karşılaştığımız tek bir olayda hiçbir madde içindeki kuvveti duyulara belli etmez. Evrendeki her şeyin değişim içinde ve düzenli bir sırayla olduğunu görmemize rağmen bunu bu şekilde devam ettiren kuvveti görmemiz mümkün değildir.
            Duyularımız bir ideayı bu şekilde bir tek örnekten vermiyorsabu ideaya kaynaklık eden kendi zihni işlemlerimiz olabilir. Ben bilnciyle birlikte bir iç kuvvetin de bilincindeyizdir. Bunu öz hareket algımızı ve hayalgücümüzü tecrübe ederek buluruz. Kendi bilincimiz üzerine durup yaptığımız bu düşünce eğer hal böyleyse bir akıl doğrusu olacaktır. Oysa beden hareketi istemenin komutunu izlerken bunu biz sadece tecrübe ederiz. Bu yüzden isteme bilinciyle hareket arasındaki bağlantıyı anlarken buradaki erkeyi yinede görmemiz mümkün değildir. Çünkü hareket algımız ruh-beden esrarının içinde bulunan bir olgudur. Eğer hareket esnasındaki kuvveti bileceksek bu ruh-beden esrarını çözmemiz gereklidir. Ayrıca tecrübelerimizdenyola çıkarak her organa aynı komutu veremediğimizi de görürüz. Felçli biri daha önce oynatmaya çalıştığı uzuvlarını normal hareket eden biri gibi oynatacağı bilincindedir. Buradaki yanılmanın sebebi tecrübeyle edinilmiş alışkanlıktır. Yani aslında burada da kuvvetin bilincinde değilizdir. Son olarak hareketi organa ileten kas, sinir gibi birçok yapı bulunması da kuvvet bilincimizi etkileyen bir faktördür. Bu yapıların işleyişi tecrübemize konu olmaz. Görüğümüz son olarak istemimizi yerine getiren harekettir. Bu süreç esnasındaki kuvvet de dolayısıyla esrarını korur. Bütün bunların sonucu olarak ben bilincimden zorunlu bağlantı ideasını çıkaramadığım görülür.
            Zorunlu bağlantı ideası nedeni etkiye bağlayan ideadır. Zorunlu bağlantı ideasını biliyor olsaydık bir olayın nedenleriyle etkileri arasındaki bağlantıyı da bilmemiz gerekirdi. Sadece istemimizi biliyor ve hareketi de sadece duyunlayabiliyorken buradaki zorunlu bağlantı ideasının zihne konu olmadığı açıktır. Zihnin kendisi üzerindeki yetkinliğinin sınırlı olması ve dış tecrübelerin bilinçlilik düzeyimizi etkileyişi de zorunlu bağlantı yada kıvvet bilincini imkansızlaşturuyor.
            Bu noktada bazı filozoflar kuvvet bilincini akıl sahibi yüce bir varlığa dayandırmak ihtiyacı duyarlar. Aslında böyle bir kuvvetin olmadığı sadece yüce varlığın isteminin olduğunu söylerler. Ruh-beden birliğinin de vahyettiği ideaların da nedeni bu görüşe göre Tanrı'dır.
            Bu tür bir kanıtlama günlük hayattan oldukça uzaktır. Tecrübe alanından bu denli uzak bu konunun bir yetkinliği de yoktur. Ayrıca iç kuvvetler ve nesnelerin varoluşları hakkındaki bilgimizden bu denli şüphe ediyorken bu üstün zekanın nesneye etkisini ve ideasını nereden biliyoruz? Tecrübemize konu olmayan bu yüce varlığın ideası da dolayısıyla bizde yoktur. Tüm bu kanıtlamalar bize cahilliğimizi göstermekten başka bir işe yaramaz.
II.PARÇA
            Zorunlu bağlantı ya da güç konusunda tecrübelerim olmadığı için bunun bende ideasının oluşması da imkansızdır. Bende ideası bulunmayan bu bağlantının kelimesi felsefi dilde de günlük dilde de anlamsızdır. Ancak olaylar hep belli bir sırayı izliyorsa böyle bir bağlantı kurmak da herhangi bir sakınca içermez.
            Bende bulunan, böyle bir bağlantının inancıdır. Hayalgücüm karşılaştığım olayların bağlı olduğunu duyumlamaktadır. Böylece bu olayların zihinde bağlantı kazandıklarını ve birbirlerinin varoluşlarının ispatı olan çıkarıma vardıklarını söyleyebiliriz. Neden-etkinin bilinmesi, gelecek olayları kontrol etmek için bir imkan tanır. Bu yüzden doğada gördüğümüz her sıralı olayı neden-etkiye bağlama mecburiyetinde hissederiz. Nesnenin varoluşlarıyla ilgili her zaman ikinci nesnenin varoluşu birinciye dayandırılır ve birinci nesne olmayınca ikincinin de varolmayacağı inancı yerleşir. Neden-etki bağlantısının bizde bundan başka bir ideası yoktur.
           

1 yorum:

  1. Harika! Emeğine sağlık. Hem seviyesi oldukça yüksek hem de bir o kadar açıklayıcı. Tam olması gerektiği gibi. Teşekkürler.

    YanıtlaSil