Nedenler:
1- Sanat türü ne kadar toplumcu, aradığı amaç ne kadar evrenseli bulmak olsun sanat, en nihayetinde bireyseldir. İsmail Tunalı “Estetik” kitabında “Estetik tavır, bireysel varlıkla ya da tek tek ‘burada ve şimdi’ bulunan var olanlarla ilgilidir, genel kavramsal objelerle değil” diyerek böyle bir estetik tavrın bilgisini “burada ve şimdi” olandan yani gündelik olandan almak zorunluluğunu belirtmiştir. Böyle bir bilgi kavramlara dayanmayacağından İsmail Tunalı da bu bilginin sezgisel olduğunu ve dolayısıyla kavramlara değil imgelere dayalı olduğunu söylemiştir.
Bundan yola çıkacak olursak sanatçı, yapacağı eserle ilgili estetik bilgisini sezgiyle yani öylece alır. Böyle bir bilgi öğretilemez. Sanat okullarında öğretilen şey bu işin tekniğidir fakat estetik tavır ve direk olarak eserle ilgili herşey sanatçıya sezgisel olarak gelir. Bir boyanın nasıl sürüleceği ya da bir fırçanın o boyayı sürdüğünde nasıl bir efekt vereceği öğretilebilir ancak bir sanat eseri ortaya koymak öğretilebilecek bir şey değildir. Kaldı ki sanatçı olmak için böyle bir teknik bilgiden geçme zorunluluğu da yoktur.
Sanatçının eserle ilgili bilgisinin sezgisel olduğunu belirttikten sonra sanatçının esere yönelimi sorunu çıkıyor karşımıza. Yani eserin bilgisini elde eden sanatçı, eseri öylece ortaya koymaz. Farkında olmadan belli yönelim aşamalarından geçer. Bu yönelim aşamaları sanatın ögelerini (suje ve obje) eseri oluşturma sürecine yerleştiren, sanatçıyı esere yönlendiren nedenlerdir.
2- Sanatçı, eserini ortaya koymadan önce farkında olarak ya da olmayarak kendini bu eserin yaratıcısı olarak nitelendirmiş bulunmaktadır. Bu bir kabullenmedir. Kendini eserin “yaratıcı”sı olarak nitelendiren sanatçı, bu eserin kendi duygularıyla ya da izlenimleriyle oluşacağını da belirlemiş olur. Eserin ortaya çıkışındaki ilk neden de böylece bu kabullenme olur.
Kendini “yaratıcı” olarak nitelendiren sanatçının daha sonra bu eseri hangi duygulardan dolayı yaratacağını da bilmek zorundadır. Yalnız duygularını kabulleniş, kendini kabullenişten daha farklıdır. Bu ikinci neden (yani duygularını kabulleniş), aynı zamanda bir benimsemedir. Çünkü sanatçının duyguları her zaman isteğe bağlı olarak ortaya çıkmaz. Kendi duygulanımını kabul ettikten sonra bu duygunun ne olduğunu bilmeye çalışacak ve onu benimseyecektir.
Hissedilen duygu “kendine nefret” dahi olsa, bunu hisseden benlik kabul edilmedikçe ve bu duygu sahiplenilmedikçe (yani benimsenmedikçe) o estetik eseri oluşturma nedeni de olmayacaktır. Sadece bir “kendine nefret” duygusu kalacak akabinde bunu kullanabilme yetisi yok olacaktır.
Sanatın iki ögesi olan suje ve objenin oluşumunda; objeyi bu sürece katan, sanatçıya gelen sezgi bilgisi, sujeyi oluşturan da kabullenme ve benimsemeydi. Peki bu iki neden sanat eserinin oluşumunda yeterli midir?
3- Sanatçıda, onu sanatçı yapan asıl yöneliş vardır. Bu yöneliş sanatçıda zaten içkindir. Bu tür yönelimlerden geçebilmesine rağmen her insanın sanatçı olamamasının nedeni böyle bir yönelimin kendilerinde içkin olmamasındandır. İçkin olan ve sanatçıda zaten bulunan şey yaratıcılık, bunun eseri oluşturan nedeni ise “yaratıcı refleks”tir. Günlük dilde “yetenek” diye bahsettiğimiz şey işte ancak sanatçıda bulabildiğimiz bu yaratıcı reflekstir.
Amaç:
Eserin oluşumunda gerekli diğer şey amaçtır. Tartışmasız her sanatçının eseri ortaya koymada bir amacı vardır. Sanatçı bazen bu amacın farkındadır yani kendisi belirler, bazen bunu sorgulamaz ama onda itici güç olarak bulunur. Amacın gerekliliği sanatçının eseri meydana getirmesiyle ortaya çıkar. Zihinde bulunan eserin bilgisi hayata geçirilmek istenir. Dürtü (yaratıcı refleks), beraberinde onu paylaşma isteği de getirir. Sanatçı belli bir paylaşım isteği güdüyorsa bir amacı vardır demektir yoksa zihinde oluşan imgenin ortaya çıkması gerekmez.
Sanatçının amacının bazen farkında olduğunu bazen de olmadığını söyledik. Amacının farkında olan sanatçı bu amacı kendisi belirler. Eseri ortaya koyarken eserin gerçeklenmesi sanatçının öngördüğü bir şeydir. Böyle bir öngörüye sahip olmayan sanatçının da bu eserin gerçeklenmesiyle bir ilgisi olmadığı düşünülebilir. Peki o zaman eserinin gerçeklenmesini öngörmeyen sanatçı neyi amaçlamaktadır?
Bu amacın farkında olan, olmayan bütün sanatçılarda ortak olduğunu düşünüyorum. Çünkü farkında olmayan sanatçı eser gerçeklenmeden önce bir yerlerde bu amacı gerçekleştirmiştir. Böyle bir durumda farkında olan sanatçının da eser gerçeklenmeden önce aynı amacı gerçekleştirmiş olmalıdır.
Emilé Zola’nın Germinali yazmaktaki amacının kendi eserini okuyarak düşünceyi benimseyen insanlarla birlikte toplumda bir hareketlendirme yaratmak olduğunu söyleyebiliriz. Ama “Oblomov”un yazarı Gonçarov’un böyle bir amaca sahip olduğunu söyleyemeyiz. Dikkat edilecek olursa ikisinde de ortak bir amaç görürüz. Bu da bir şekilde bir insan kitlesine ulaşabilmektir. Peki sanatçı neden böyle bir amaç güder? Eğer bu amaç insanların beğenisini kazanmaksa böyle bir şeye neden ihtiyaç duyar?
Öncelikle insanların beğenisini kazanmak için yazılmadığına emin olduğumuz günlük tarzı yazılara bakacak olursak, sanatçının öncelikle neyi amaçladığını da bulabiliriz. Sanatçı sadece kendi görüş alanında olan bir eseri neden yazmaya ihtiyaç duyar? Zihninde bulunan imgeleri ortaya koyduğunda bunu sadece kendisi ölçüp tartacaksa bunu meydana getirmekteki amacı da yine kendisiyle ilgili olmalıdır. Bu tür yazılarda sanatçının öncelikle zihninde bulunanı gözünün önüne getirmeye çalıştığını söyleyebiliriz. Böyle bir hareketle herhangi bir nesne üzerinde yapabileceği bütün akıl yürütmeleri kendisi içinde yapabilecek hale gelecektir. Yani yaptığı şey bir nevi kendi zihnini fizik dünyaya çıkarmaktır. Bu ona şunu sağlayacaktır: Kendini eleştirmek. Çevresinde bulunan herşeyi nasıl eleştiriyorsa kendini de o şekilde eleştirecek bir imkan tanıyacaktır. Peki bir insan kendini neden eleştirmek ister?
Bu sorunun cevabı basittir. Çünkü eleştiri mükemmel olmayana onu daha iyiye taşımak için yapılan bir eylemdir. Buradan da sanatçının kendini mükemmelleştirmeye çalıştığı fikri çıkar. Bu fikirden de yola çıkarsak genel olarak sanat eserinin neden beğeniye sunulduğunu da bulabiliriz.
Bu belki de şu anlayıştan doğmaktadır: Daha çok insanın beğenisi o şeyin daha iyi olduğu sonucunu çıkartır bize. Ya da şöyle bir anlayış da söylenebilir: Ne kadar çok kişi beğenirse o kişi o kadar kişiden daha iyi olduğu sonucuna varır. İki anlayışta da ortak bir düşünce, daha iyi olma düşüncesi vardır. O halde eserin amacı da sanatçının kendini mükemmele yaklaştırmak olmalıdır.
Ahmet Arslan “Felsefeye Giriş” kitabının “Değerlerin Yapısı” kısmında şöyle bir örnek vermektedir:
Sonra resimden anlayan kişiler, hatta ressamların kendileri arasında hangi ressamın daha büyük, yani daha değerli bir ressam olduğu konusunda görüş ayrılığından çok görüş birliğinin bulunduğu da bir gerçektir. Bu ressamın kendi resminin diğer bir sıradan meslekdaşının resminden daha değerli olduğunu düşünmesi alışılagelen bir şeydir. Ancak aynı şekilde alışılagelen bir durum, bu ressamla, arkadaşı olan diğer ressamın her ikisinin, örneğin bir Leonardo da Vinci’nin resmini her ikisinin de resminden daha değerli bulmalarıdır…
Bu örnekte belirtilen durumun nedeni için ne söyleyebiliriz? Yani mükemmeli aradığını da söylediğimiz sanatçı (örnekte ressam) neden başka bir sanatçının (Leonardo da Vinci) eserinin daha iyi olduğunu düşünmektedir? Bu kendinin mükemmeli bulamadığını göstermez mi?
Ahmet Arslan bu örnekteki durumu insanların belli bilgi ve donanım sahibi olduğunda aynı şeyleri güzel bulacağını belirtmek için kullandıysa da, bu örneğin konumuzla olan ilgisi dikkat çekicidir.
Eserin neden beğeniye sunulduğuyla ilgili vardığımız noktada amacın sanatçının kendini mükemmele yaklaştırmak olduğunu söylemiştik. Böyle bir örnekte bahsi geçen Leonardo da Vinci gibi bir ressam kendine daha fazla beğenen toplamıştır. İki ressam arasında anlaşmazlık, ikisinin de aynı amacı gütmelerinin ve henüz aynı yerde olmalarının verdiği çekişmedir. Fakat Leonardo da Vinci bu çekişmenin dışındadır. Bahsi geçen iki ressam eğer Da Vinci’yle aynı beğeniye sahip değilse bu onları kendilerinin Da Vinci kadar mükemmele yaklaşamadıkları fikrini verecektir. Fakat böyle bir örnekte ressamların Da Vinci’nin tamamen mükemmel olduğu fikrinde olduklarını da söyleyemeyiz. Sonuçta amaçlanan şey kendilerini mükemmelleştirmeye çalışmak olduğu için Da Vinci’yi mükemmel saymak kendilerinin hiçbir zaman mükemmel olamayacağı kanısını da getirir ve sanatçı amacı doğrultusunda böyle bir fikri reddeder. Bundan çıkacak sonuç da aslında Da Vinci’ye ortak bir değer biçmedikleri yalnızca kendilerine yönelttikleri eleştiri sırasında ölçütün Da Vinci’ye yöneltilen beğeni büyüklüğü olmasının verdiği bir genel kabuldür. Oysa örneğin Van Gogh’la Picasso şimdi yaşasalardı beraber Da Vinci’yi eleştirirken kendilerinden daha iyi olduğu sonucuna varmayacaklardı.
Böylece sanatçı her ne kadar düşüncesini benimsetmek için yola koyulsa da eseri ortaya koymaktaki amacı kendini mükemmelleştirmek için eleştiri düzeneği kurmaktır. Bahsettiğim Zola ile Gonçarov arasındaki amaç ortaklığı buradadır. Yoksa iki sanatçı da ortak amaç sonrasında başka amaçlar güdebilir ve bunu savunabilirler. Sanatın kendi için amacı bahsettiğimiz şekildedir. Sanatçı bu ortak amacı bazen önemser bazen önemsemez; Zola’nın da mükemmeli aradığını söyleyebiliriz fakat tüm amacının bununla sınırlı olduğu kanısına da varamayız. Yani eserin gerçeklenmesinden sonrası ile ilgili bir amaç sanatçının kişisel tavrına bağlıdır fakat gerçekleştirmek için güttüğü amaç bahsettiğimiz şekildedir ve ortaktır.
17.12.2009 / İstanbul Üniversitesi Felsefe Topluluğu 15. Öğrenci Kongresi
17.12.2009 / İstanbul Üniversitesi Felsefe Topluluğu 15. Öğrenci Kongresi
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder