Metafizik 1.Kitap 1.Bölüm üzerine

METAFİZİK
1.KİTAP (A)
I.Bölüm
<Duyum, Deney, Sanat, Bilim, Bilgelik>
                İnsanın bilmek istemini duyularımızdan aldığımız zevkle kanıtlar Aristoteles. Duyular faydalı olduklarından zevk verici olmalarının yanı sıra kendiliklerinden de zevk verici edimlerdi. Yani zevk verici edimler iyi edimlerdir ve bizim doğamızda bulunurlar. Bilme istemi de bu yüzden doğamızdan gelmektedir. Zevk verici olan faydalı olmasıyla da iyi şeylerdir, dolayısıyla bu türden zevk verici şeylerin faydalı olduğu, faydalı olanın da iyi bir şey olduğu ve doğamıza ait olduğu sonucu çıkar.
                O, Duyuların içinde en fazla kullandığımız görme duyusunu diğerlerinden üstün tutar. Görme duyusu daha zevk verici olmasıyla daha faydalıdır. Diğerlerine göre öğrenme üzerinde daha fazla rolü vardır. Onu kullanmayı istemek için herhangi bir amacımızın bulunması da gerekmez. Görme duyusu şeylerin aralarındaki farkları göstermede de diğer duyulardan üstündür. Denebilir ki; gerçekten de uzamsal sıralanışlar ya da yan yana bulunma açısından birbirlerine çok benzeyen iki nesneyi bile birbirinden görme sayesinde ayırabiliriz.
                Hafızayı duyumlar meydana getirir. Yani öğrenmede başlıca önem duyulara atfedilir. Buradan Aristoteles’in felsefesinin Platon’dan ayrıldığı en önemli kısım akla gelir. Biliyoruz ki Platon için insanda zaten bulunan bilgi, duyular sayesinde hatırlanır.(amnesis) Fakat burada Aristoteles’in bu sözü hafızanın yani bilginin depolandığı yerin duyular sayesinde oluştuğunu belirtir. Aristoteles’in tecrübe bilgisine Platon’dan daha fazla önem verdiği açıktır.
                Hayvanlar içinde görme duyusunu kullanabilenleri zeki canlılar olarak sayar. Onda tek başına görme duyusunun bir hafıza yarattığı fikri vardır. Bunun için arılar örneğini gösterir. İşitme yeteneğine sahip olmadıkları halde mükemmel doğalarının görmeye bağlı bir hafızanın eseri olduğunu düşünmüş olmalıdır. Öte yandan bu hayvanların öğrenme yeteneğinin olmadığını çünkü işitme duyusuna sahip olmadıklarını da söyler. Böylece görme duyusunun yanında işitme duyusuna sahip olan hayvanlar zeki olmanın yanında öğrenme kabiliyetine de sahip olur. Fakat bu öğrenme, tabiidir ki insanın öğrenmesinden farklıdır. Çünkü hayvanlar sadece imgelere ve duyusal hatıralara sahip olabilirler. Onlardan insan gibi bir akıl kulanımı beklemek zaten yersizdir.
                Bu arada şu bilinmelidir ki; Platon felsefesinin ana unsuru bilmemize konu olan nesnelerin sınıflandırılmasıdır. Platon felsefesinde nesneleri iki başlığa ayırır : Biri sanı nesneleri  yani  doxasta biri de episteme yani idealardır. Aristoteles’inde burada hayvanların bilgisini bu ilk grubun içerisine soktuğunu söyleyebiliriz.
                Peki   insanın bilgisinin hayvanınkinden üstün olan kısmı nedir ? Bu üstünlük Arsitoteles’e göre deneysel bilgi ( empeiria ) den çok fazla pay alma, sanat ( tekhne ) ve akıl yürütme ( logismos ) yapabilme şeklindedir. Hayvanlar da deneysel bilgiden pay almalarına karşın insanınkine oranla bu pay ciddi anlamda küçük kalır.
                Duyuların hafızayı oluşturduğunu söylemiştik. Ancak insan yalnızca edindiği bu duyularla yetinmez. Aynı şeye ilişkin birkaç hatıradan sonra bunlardan o şeye ait deneyi meydana getirir. Bu deney bilgisi hatıraların bulunduğu hafızadan çıkar. Bu yapısıyla sanat ve bilime benziyor gibi görünür. Oysa Aristoteles deneyi sanat ve bilimi önceleyen bir bilgi olarak koyar. Birkaç deneyimden sonra hafızadan bir bütün olarak çıkmasıyla hepsi aynı yapıyı gösterir ancak deney bilgisi sanat ve bilimden önce gelen, onlara aracı olan bir bilgidir. Buradan deneyimlerimiz olmaksızın bilim ve sanat yapmamızın mümkün olamayacağı sonucunu da çıkarabiliriz. Bu konuya örnek olarak Gorgias’ın öğrencisi  Polos’un bir sözünü verir ve onu haklı bulur : “Deney, sanatı; deneysizlik ise rastlantıyı yaratmıştır.” Bu sözden de anlayabileceğimiz gibi sanat sistemli ve öngörülebilir birşey olmasını deney bilgisine dayanmasına borçludur. Halbuki deney bilgisinden yoksun bir edim doğru dahi olsa sadece bir tesadüften ibaret olacaktır.
                Deney bilgisi aynı şekilde tekrarlanan tecrübelerden, incelediği nesneye ait tümel bir yargı oluşturabilir. Böyle bir yargıyı oluşturmak sanatı meydana getirir. Bu yargının yapısı evrensel olması dolayısıyla bilimle benzerlik gösterse de bilim kadar sarsılmaz değildir. Sanat bilgisi kanıtlama içermediğinden yanılma payı bulunan bir bilgidir. Aristoteles sanat bilgisinin oluşturulmasını şöyle bir örnekle açıklar : Belli bir hastalığa yakalanmış tek tek insanların (Sokrates’in, Kallias’ın) belli bir ilaçla iyileştiğini deney bilgisiyle öğreniriz. Bu deney bilgisinden sonra genel bir yargıya varıp bu tek tek insanlarla ortak belirli özelliklere sahip tüm insalara iyi geleceği bilgisi sanata aittir.
                Yine de sanatı önceleyen bir bilgi olmasına rağmen Aristoteles deney bilgisinin sanat bilgisinden aşağı bir şey olduğunu düşünmez. Çünkü sadece deney bilgisine sahip olan insanlar genel bir yargıya ulaşmamış dahi olsalar, doğru bir edimde bulunabilirler. Oysa deney bilgisine sahip olmadan genel kavramlara sahip olan insanların daha çok yanlışa düştükleri görülür. Çünkü bütün “eylemler” ve “meydana getirme” işi tek tek olanlarla ilgilidir. Günlük hayatımızı bu tek tek olanların bilgisi ile devam ettiririz. Önceki örnekte tek tek insanlar diye bahsettiğimiz Sokrates ve Kallias’tır aslında. Tedavi edecek hekim de aslında öncelikle bir insanı değil Sokrates'i veya Kallias’ı tedavi ediyordur. Elindeki ilacın Sokrates'e iyi geldiğini deneyimlemiş biri, genel bir yargıya varma ihtiyacı gütmeksizin tekrar aynı hastalığa yakalanmış Sokrates’e aynı ilacı şüphe etmeksizin verebilir. Ancak Sokrates’e o ilacın iyi geldiğini deneyimlememiş bir hekim genel kavramlara sahip olsa dahi tedavi yanlışı yapabilir. Yine de sanat bilgisine sahip olanları deney bilgisine sahip olanlardan daha bilgili kabul ederiz. Çünkü deney bilgisine sahip insan sadece o olguya sahiptir,  nasıl olacağını deneyimlemiştir ancak nedenlerine ilişkin bir yargı edinmemiştir. Oysa sanat bilgisine sahip insan o olgunun nedenlerini de açıklayabilir durumdadır. Burada genel yargılar ve nedenler bir bağlantı içinde görülür. Tek tek olayları izleyip olguları sıralamak nedenini bulmak için yeterli değildir. Deneyimden başka, akıl bilgisiyle varılacak genel yargılar da olguların nedenlerini vermek için gereklidir. Aristoteles, usta ile işçi arasındaki farkı dile getirirken, işçinin yalnız deneyimle edindiği bilgi ile yapacağı edimi cansız bir varlığın edimine benzetir. Yine de cansız bir varlıkla işçi arsında bir fark gözetir ki; o da cansız varlığın hareketinin doğasına ait olmasına karşın bir işçi bu edimini “alışkanlık” la yapar.Buradan anlaşılan deney bilgisinin alışkanlık yaptığıdır. Oysa sanat bilgisine sahip kişi (usta) yaptığı işi alışkanlıkla değil, aklını kullandığı nedenlerle ve genel yargılarla yapar. Bu hali ile ustanın bilgeliği o işi yapabilme yeteneğinden daha üstün olan kavramlara ve nedenlere dayanır.
                Bu arada usta (nedeni bilen) ‘yla işçi (nedeni  bilmeyen) ‘yi bilgelik bakımından birbirinden ayıran diğer bir özellik olarak ortaya öğretebilme yeteneğini koyar. Öğretebilme yeteneği kazandırabilmesinden dolayı sanat, deneyden daha gerçek bir bilgidir. Çünkü deney sahibi insan hatırına ancak kendi deneyimini getirebiliyorken, sanat sahibi insan bunu başka insanlara aktarabilir ve onlarda da bu bilgiyi canlandırabilir. Herkese aynı görünen bilgi de gerçek bilgidir. Öte yandan, şüphesiz ki duyularımıza daha çok güvenme eğilimindeyiz. Fakat duyularımız bize böyle genel yargıları ve nedenleri vermediğinden bu türden bilgileri bilgelikten saymayız.
                Duyumlar herkeste aynıdır. Dolayısıyla deney bilgisi aynı nesne üzerinde herkeste aynı izlenimi yaratır. Oysa sanat bilgisi deney bilgisinden farklıdır. Sanatın bilgisi ortak duyumları aşan, zihinde farklılaşan bir bilgidir. Sırf bu yüzden sanat bilgisine sahip insanlar diğer insanların hayranlığını kazanır. Bunun nedeni; herkesin zaten duyumlayabildiği bireyselin ötesinde, duyulara konu olmayan nedenin bilgisine sahip olmasıyla diğerlerine karşı edindiği üstünlüktür. Sanat bilgisinin içinde bile üstünlük bakımından fark gözetilmiştir. Bunları üç gruba ayırabiliriz: Bir, hayatın zorunlu ihtiyaçlarını gidermek amacıyla geliştirilen sanat ve ikinci olarak, yalnızca hayatı zevkli kılmaya yönelik yapılan sanat. Bunlardan ikincisi birincisine oranla daha üstün görülür. Çünkü yalnızca doğal ihtiyaçları giderme amacı insanın üstün bir yetisi değil her canlı gibi doğasından gelen birşeydir. Belki de yalnızca faydaya yönelmiş bir yanlışın pek de erdemli olmayışından da böyle bir ayrım yapılmış olabilir. Yine de son olarak matematik sanatlar bu ikisinden farklı ve daha da üstün görülmüştür. Çünkü bunlar fayda sağlamayı amaç edinmemenin yanı sıra zevk vermeye de çalışmazlar. Bu tür bir sanatın gelişeceği yerde, doğal ihtiyaçların ve zevk araçlarının yeterince bulunması gerektiği sonucuna da buradan varılmış olabilir. Çünkü Aristoteles böyle bir mantıkla, ne zevk vermeyi ne de ihtiyaçları gidermeyi amaç edinmemiş bir sanatın; bu ikisini de giderme amacını aşmış, boş zaman yaratmış yerlerde çıkması gerektiğini söylemiştir. Bunu örnek alarak da matematik sanatlarının çıktığı ve rahipler sınıfının boş zamanı olduğunu söylediği  Mısır’ı vermiştir. Bu bilgisine herhangi bir deneyimle ulaşmadığı aşikârdır. Çünkü Aristoteles’den önce yaşamış olan Heredot’un Nil nehrinin taşmasından dolayı tarlaları yeniden ölçme zorunluluğundan matematiğin Mısır’da doğduğunu söylemesi Aristoteles’in iddiasından daha çok tecrübeye dayalı görünüyor.
                Aristoteles tüm bu sanat, bilim ve diğer disiplinler tartışmasını “Sophia” kavramını hangi anlamda kullandığına işaret etmek için yapmıştır. Sanat, bilim ve aynı tür diğer disiplinler ayrımı “Nikhomakhos Ahlakı”ında belirttiğini yazmıştır. “Bilgelik” anlamına ve birçok anlama işaret eden sophia kavramını, bu arada varlıkların ilk nedenleri ve ilkelerini ele alan şey olarak aldığını anlatmak amacındadır. Sanat bilgisine sahip kişinin deney bilgisine sahip kişiye oranla daha bilge sayılmasının nedeni de varlığın ilk nedenlerini ve ilkelerini verdiğini düşünmesindendir. Bu yolla da teorik bilgisi pratik bilgiden üstün kılıp teorik bilgiye sahip kişiyi diğerinden daha bilgin yapar. Bu durumda da bilgelik, ilk nedenlerle ilgili bilgiye ve ilkelere ilişkindir. Pratik bilgi teorik bilgiye zemin hazırlarken, teorik bilgi asıl varılmak istenen noktadır.

2 yorum:

  1. bu kitabın 1. bölümünün özetimidir yoksa olduğu gibi harfi harfine yazılmış halimi?

    YanıtlaSil
  2. keşke hala aktif olsan birkaç sorum olacak 7. bölümle ilgili

    YanıtlaSil